23 Haziran 2019 tarihinde yapılan İstanbul seçimlerinde, Ekrem İmamoğlu’nun ikinci kez tekrar ve daha büyük oy farkı ile İstanbul Belediye Başkanlığına seçilmesinden sonra Türkiye’de pek çok şey değişmeye başladı. Çünkü ‘Şahsım Belediyeciliği’ (ŞB) olarak tanımlayacağımız süreçte, daha sonra bugüne kadar olan gelişmeler gösterdi ki, İstanbul Belediyesinin kaynakları, AKP döneminde, Şahsım Şirketlerine, Şahsım Medyasına, Şahsım STK ve vakıflarına peşkeş çekilmiş. Çeşitli müteahhitlik hizmetleri, çok değerli araziler, doğrudan bağışlar vb aklımıza gelmeyen bir çok yollarla, yandaş kuruluş, şirket ve vakıf, dernek, medya organlarına İstanbul Belediyesinin gelirleri aktarılmış, seçime birkaç gün kala binlerce kişi işe alınmış. Bunların en sonuncusu, Haydarpaşa Garı ihalesi olacaktı, ancak Ekrem İmamoğlu’nun girişim ve çabalarıyla engellendi. Tüm bunların yapılabilmesi için, devletin ihale şartnameleri ve ihalesiz doğrudan satın alma üst sınırlarının da defalarca değiştirildiğini biliyoruz.
ŞAHSIM BELEDİYECİLİĞİNİN PANZEHİRİ, KATILIMCI VE ŞEFFAF BELEDİYECİLİK
ŞB anlayışında kararlar, şeffaf değildir, dar bir belediye yönetimi ve bürokrasisi içinde alınır. Çoğunlukla, işler doğrudan alım sınırının altına bölünerek, parçalar halinde ihalelerle, mal ve hizmet satın almalarla, yandaşlara üleştirilir. İmar planlarında, yandaşlara önceden haber uçurularak yapılan değişikliklerle yandaşlara imar rantları yaratılır, bazen bu işlemlerin meclislerden geçirilebilmesi için diğer partilerin meclis üyeleri de ortak edilir. Büyük bütçe gerektiren projeler ve yatırımlar, şeffaf bir süreçte tartışılmaz, halkın ve meslek örgütlerinin görüşleri alınmaz, dar bir bürokrat grubu ile yürütülür. Kadrolara atamalarda liyakat değil, sadakat ve nepotizm(ahbap-çavuş ve akrabalık ilişkiler) önceliklidir.
Çünkü şeffaf olmayan alım satımlarda, akçalı işlerde, kadrolara ayrıntıları bilecek kişiler doğrudan başkana bağlı, itiraz etmeyecek kişilerden seçilirler. Katılımcı belediyecilik ise bunun tam tersidir. Kadrolaşmada liyakat(işin ehli olmak) önceliklidir. Kent Konseyleri aktif olarak işletilir. Önemli ve yenilikçi fikirler ve öneriler burada üretilir, proje haline gelir. Kentin çok uzun yıllar geleceğini etkileyecek uzun vadeli projeler ve yatırımlar, tüm yönleri ile Kent Konseylerinde tartışmaya açılır. Buradaki tartışma, eleştiri ve görüşler, belediye meclis görüşmelerine ışık tutar. Katılımcı belediyecilikte sivil toplum örgütleri, meslek odalarının görüşlerine değer verilir. Belediye gelir ve giderleri, tüm alım satımlar şeffaf olarak yayımlanır, her türlü para ve ihale sonuçları ilgili meslek odalarının ve halkın denetim ve eleştirisine açıktır. Katılımcı belediyecilikte ayda en az bir kez halk günü yapılır, halkın belediye başkanına veya yardımcılarına veya bürokratlarına doğrudan ulaşma olanağı ve fırsatı sağlanır.
TÜRKİYE’DE SİYASETTEKİ KISIRDÖNGÜNÜN NEDENİ
Türkiye’de anayasa defalarca değiştirildi, ancak 12 Eylül darbe anayasasının lider ağırlıklı siyasi partiler yasası ve seçim yasası CHP nin çeşitli zamanlardaki girişimlerine rağmen değiştiril(e)medi. Üstüne üstlük, Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçilerek güçler ayrılığının tamamen bitmesiyle, bugün daha da adaletsiz bir yapıya dönüştü. Bunun dışında sitemi daha da çürüten ve halkın siyasetten beklentisini azaltan, görünür olmayan akçalı işlerle, tüm partilerde seçim zamanlarında partilerin siyasi organlarının kararları etkilenir oldu. Özellikle 12 Eylülden sonra, Özal’ın ABD tarzı siyaset anlayışıyla, ‘siyasetin finansmanı’ daha çok sermaye gücüne dayanmaya başladı. Siyasette idealist yaklaşımlar, bitti.
Bundan tabi ki tüm sistem partileri de payını aldı. Özellikle, yerel belediye meclislerinde her partiden meclis üyeleri ile kurulan koalisyonlarla imar planı değişikliklerinin, çok kolay yapılabilmesinin önü açıldı. Bu yolla çok büyük maddi ranta ve güce erişen yandaşların, siyasi baronların ve bazı müteahhitlerin siyaseti ve siyasi partilerin her kademe organlarını etkileme gücü doğdu. Öyle ki, siyasi partilerin içinde her kademede kararlarını, bazen de siyasi parti liderlerini kuşatacak ve etkisiz bırakabilecek güce eriştiler.
Böylelikle, siyasi partilerde her kademe karar mercilerini etkileyerek, kendilerine yönelik siyasi ve maddi rantlarını artırabilecek şekilde istediklerini seçtirebilecek, belediyelerde kritik mevkilere istediklerini atatabilecek çok etkin konuma geldiler. Sonuçta “seç beni, seçeyim seni düzeni” oluştu. Böylelikle siyaset tabandan ve halktan kopuk yapılmaya başladı. Bu gelişmeleri ve sonuçlarını, siyasetin bugün geldiği noktada, özellikle AKP li belediyelerde söylenenlerle yapılanların arasındaki farktan ve bugünkü anket sonuçlarında kararsızların artışından rahatlıkla görebiliyoruz. Bu nedenle siyasetteki bu çözümsüzlüğün ve kısır döngünün kök nedenlerinden biri de; siyasi partiler ve seçim yasasındaki 12 Eylül Darbesinin yasaları olduğu kadar, her düzeydeki kamu ihalelerinde, doğrudan satın almalarda, yoğunluk artırıcı imar değişikliklerindeki gizli ortaklık ve elden ödenerek dönen ‘kayıt dışı paranın, kayıt altına alın(a)maması’ ve bu kirli paranın tekrar siyasetin finansmanında, yeni rantlar ve seçimler için kullanılmasıdır.
SİYASET KURUMUNUN İNANDIRICI OLABİLMESİ İÇİN
Bu paraların ve seçilmişler ile birinci derecedeki yakınlarının banka ve tapu kayıtları izlenmediği ve sahip oldukları para ve gayrimenkullerin kaynağının, otomatik olarak hukuken soruşturulmadığı ve kayıt dışı kara paranın gücü sıfırlanmadıkça sürece siyaset kurumunun çürümesi devam edecektir. Zamanla bu çürümeden bileşik kaplar örneği, tüm partiler kaçınılmaz olarak etkilenmektedir ve etkilenecektir. Çünkü ülkemizde İstanbul Belediyesinde ortaya çıkan yolsuzluklarda olduğu gibi ‘mevcut durumda siyasetin finansmanı’, ŞB hakim anlayışından kaynaklanmaktadır. Millet ittifakının önümüzdeki süreçte artık giderek daha geniş kesimlerin özlemi haline gelen, tüm ülke kaynaklarını talan eden, etik ve moral değerlerini yıkan, kamu kaynaklarının, Cumhuriyetin birikimlerini mirasyedi gibi çarçur edilerek, yeni üretim alanlarının açılmasını önleyen, gençleri umutsuzluğa sevk eden “şahsım (tek adam) anlayışını” sonlandırılmasıdır.
Bunun için şimdiden anayasa ve yasalarda değişiklik yapılarak, demokratik yollardan olası bir iktidar değişiminde kayıt dışı paranın kontrol altına alacak yasaların çıkartacağını “daha yüksek sesle ilan etmesi” çok yerinde olacaktır. Ancak, millet ittifakının bu konuda inandırıcı olabilmesi için de, başta büyükşehir belediyeleri olmak üzere tüm belediyelerinde bu konuda inandırıcı adımlar atılabilmesi önemlidir. Buda, ‘katılımcı ve şeffaf belediyeciliği’ tüm kurum ve kurallarıyla hayata geçirip geçiremeyeceğine, önümüzdeki seçimlerde kayıt dışı parayla siyasetin ilişkisini kesecek taahhütlerine ve uygulamalarına bağlıdır. Bu konuda, başta İstanbul olmak üzere, millet ittifakının bazı büyükşehir belediyelerinde bugüne dek, bu konudaki bazı örnek adımlar çok umut vericidir.Sosyal belediyecilik adımları kadar, katılımcı ve şeffaf belediyecilikteki örneklerinin de çoğaltılarak ön plana çıkarılması çok önemlidir. Çünkü, Türkiye’nin kader seçimleri olacak, 2023–2024 seçimlerine giderken millet ittifakına ait tüm belediyelerde, uygulamalarda adımların dikkatli atılması gerektiği, rant için pusuda bekleyenlere karşı şeffaf ve katılımcı belediyecilikten ödün verilmemesi, en ufak şüphe ve şaibe getirecek karar ve işlemlerden kaçınılması gerektiği düşüncesindeyim.
Serdar ERKAN