Roller bellidir, sınırlar çizilmiştir; kim konuşacak, kim susacak, kim alkışlayacak önceden kararlaştırılmış gibidir. Bu oyunda bazıları kuklacı, bazıları kukladır. Ama asıl soru hâlâ ortadadır: Marifet kimde?
Kukla olmak, yalnızca yönlendirilmek değildir. Düşünmeyi ertelemek, sorgulamayı gereksiz görmek, konforu hakikatin önüne koymaktır. Modern çağın kuklaları sessizdir ama etkilidir; bağırmadan savunur, düşünmeden taraf olur. İpleri görünmezdir çünkü çoğu zaman alışkanlık, korku ve çıkarla örülüdür.
Kuklacı ise tek bir kişi değildir. Bazen bir sistem, bazen bir düzen, bazen de toplumun ortak zaaflarıdır. İnsanların neye inanmak istediğini, neyi duymaktan korktuğunu iyi bilir. En büyük ustalığı da şudur: Kuklaya kendini özgür hissettirmek.
Felsefe bize özgürlüğün bedelli olduğunu öğretir. Özgürlük, sadece seçim yapmak değil, seçimin sonuçlarını göze almaktır. Toplum ise çoğu zaman bedelsiz itaati ödüllendirir. Sessiz kalan yükselir, uyum sağlayan kabul görür, sorgulayan dışlanır.
Bu noktada suç kime aittir?
İpleri tutana mı, yoksa ipleri fark ettiği hâlde ses çıkarmayana mı?
Toplumsal çürüme, kuklacının varlığıyla değil; kuklanın masumiyet iddiasıyla başlar. “Ben ne yapabilirim ki?” cümlesi, tarihin en karanlık sayfalarında defalarca yazılmıştır. Oysa her birey, oyunun gidişatını değiştirecek kadar etkilidir.
Marifet ne kuklacı olmaktadır ne de kukla kalmakta.
Marifet, ipleri görüp kesebilmektedir.
Bedeli ne olursa olsun, iradesini başkasına teslim etmemektedir.
Çünkü sahne değişmez sanılır.
Ta ki birileri o oyunda oynamayı reddedene kadar.
Benden bu hafta bu kadar hoşçakalın.
