Toplum şiddeti çoğu zaman yalnızca fiziksel izlerle tanır: bir morluk, bir yarık, bir çığlık…
Oysa şiddet, insan ruhunun kuytularında başlayan görünmez bir yıkımdır.
Saygının tükendiği yerde başlar; sevginin söndüğü, hoşgörünün yok edildiği her davranışta büyür.
Bugün konuşmamız gereken, çoğu zaman utançla, suskunlukla, yanlış kabullerle gölgede bırakılan bir gerçek var:
Şiddet gösteren kadın, şiddet gören erkek.
Toplumsal roller erkeklerin acısını gizler; “güçlü olmalısın, susarsan daha iyidir” diye baskılar.
Oysa bir erkeğin maruz kaldığı aşağılamalar, hakaretler, sürekli suçlamalar, sevgiyi silah gibi kullanmalar, ekonomik veya psikolojik baskılar…
Tüm bunlar derin, sessiz, görünmez yaralardır.
Ve bu yaralar yalnızca davranışlarla değil; kin, öfke ve gereksiz kıskançlıklarla da beslenir.
Kin tüm sevgiyi zehirler.
Öfke, hoşgörünün kapısını kapatır.
Kıskançlık, sevginin değil korkunun hüküm sürdüğü bir alana dönüşür.
Bunlar, yavaş ama kesin bir çöküşün işaretleridir.
Felsefenin kadim sorusu tam da bu noktada karşımıza çıkar:
İnsan, sevdiğini neden incitir?
Anlamaya çaba göstermek zor geldiği için mi?
Yoksa kendi içindeki boşluğu doldurmak için karşısındakini yıkmak daha kolay olduğu için mi?
Eğer bu soruları sormaktan, yüzleşmekten, konuşmaktan kaçarsak;
eğer şiddetin adı, yönü, faili ya da mağduru üzerinden tartışmayı sürdürür, özü görmekten uzak kalırsak…
Bir gün gelir, toplum olarak acı bir gerçekle yüzleşiriz:
Böyle giderse, her gün 25 Kasım olur.
Çünkü gerçek değişmez:
Şiddetin her türlüsünün adı şiddettir.
Kinle geleni de, öfkeyle patlayanı da, kıskançlıkla gizleneni de…
Cinsiyeti olmaz, bahanesi olmaz, haklı gerekçesi olmaz.
Ve şiddet sürdükçe;
yaralanan sadece bedenler değil, toplumun vicdanı olur.
O yüzden şimdi, tam da şimdi;
sevginin büyüttüğü, saygının koruduğu, hoşgörünün iyileştirdiği bir düzeni kurmak zorundayız.
Yoksa her gün, bir hatırlatma günü olur;
her gün, bir çığlık olur;
her gün, 25 Kasım olur.
Benden bu hafta bu kadar hoş kalın
