Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) tarafından bir genelge ile ‘Andımız’ın okunmasını Ekim 2013 tarihinde kaldırmasından sonra, açılan karşı davaya bakan ilgili dairesi, (nedense bir çok üyesi değiştikten sonra) açılmış iptal davasını geçtiğimiz günlerde reddetti. Böylelikle Atatürk Cumhuriyetin ‘taşıyıcı kültürel kolonlarından’ biri daha yıkıldı.
‘Andımız’ Atatürk döneminde bizzat kaleme alınmış ve ogünden adında ‘milli’ olan MEB tarafından kaldırılıncaya kadar ilk okullarda söylene gelmiştir. Osmalı döneminde sübyan mekteplerinde ‘Yaşa Varol Padişahım, Allah Seni Başımızdan Eksik Etmesin’ benzeri söylenenerek şartlandırılan ‘and’a karşı, onurlu ve dürüst Milli Eğitim Bakanlarından Dr. Reşit Galip’in bizzat yazdığı ‘Andımız’, yeni bir ‘vatandaş toplumu’na geçişin sembollerinden olmuştur.
Böylelikle genç ve Aydınlanmacı Cumhuriyetin önder kadrosu, tasavvur ettikleri ‘yeni çağdaş toplumu oluşturmak için, Osmanlı tarihi boyunca kendini padişahın’ kul’u gören Anadolu halkını, Osmanlı’nın uyuşturucu eski düşüncelerinden koparmak istediler. Yeni bir kimlik ve ruha kavuşarak, ‘özgür ve çağdaş düşünceli yurttaşlar topluluğu’ yaratma yolunda devrimler yaptılar. Tavandan tabana, bu devrimlerin halk içine nüfuz etmesi için, önce daha çabuk öğrenilen Latin alfabesini kabul ederek, harf devrimiyle uyduruk Osmanlıca ‘elifbe’sinden kurtulmuş, sonra halk mektepleri ve halkevleriyle ‘sanat ve kültürde özgürleşme ve çağdaşlaşma’ yolunda önemli adımlar atılmıştır. Bu yolla başlattıkları Aydınlanma ve Çağdaşlaşma Devrimini, köylüye ulaşmasını sağlamak üzere, savaş yıllarının zorluklarına karşın Köy Enstitülerini kurarak devam ettirmişlerdir.
ANDIMIZ EMPERYALİZMİNİN HEDEFİNDE
Cengiz Han’ın soyundan Moğol-Türk imparatoru Hülagü Han’ın 1255 yılında Bağdat’ı uzun bir kuşatmadan sonra ele geçirir. Bazı tarihçilere göre, Halife Muataasım’la beraber, ailesini ve büyük bir vahşetle 200 bin kişiyi öldürdüğü ve o tarihlerde Arap medeniyetinin beşiği olan Bağdat’ı medreseleri ve kütüphaneleri ile birlikte yakıp yıktığını söylerler. Bu olay Arap Dünyasında büyük travmatik bir etki yaratır. Daha sonra, Mercidabık savaşını kazanan Yavuz Sultan Selim’in Memlüklülerden Halifelik makamını alması Emevi-Arap imparatorluk geleneğinden gelen Arap Dünyasında ikinci büyük travmayı yaratmıştır. Bu iki travmatik ve trajik olay nedeniyle Araplar Türklere karşı, bugünlere kadar uzanan bilinçaltında ‘yeminli düşmanlık’ duygusu yaratmıştır. Öyle ki Osmanlı’nın son döneminde başını Mekke Şerifi’nin çektiği Arap kabileleri, İngiliz ajanı Lawrance’ın çabalarıyla İngilizlerle işbirliği yaparak kutsal mekanları, İngiliz işgalinden kurtarmak isteyen Osmanlı Ordusunu sırtlarından hançerlemiştir. (Bakınız Zeytindağı; F. R. ATAY). Şaşkına dönen Anadolu’nun müslüman ve yoksul çocuklarından esir kamplarından kaçanlar, köylerinde bu olayları anlattıktan sonra, ünlü ‘Türk’ün Türkten başka dostu yoktur’ deyişinin yaygınlaşması sağlamışlardır. (Bakınız İzmir Bekir’in köşe yazısı) ‘Keşfettiği bu tarihi düşmanlık damarı’ üzerinden, batı emperyalizmi Arap Kabile devletlerini her fırsatta ’Dinsizin hakkından imansız gelir’ anlayışıyla kullanmış ve hatta teşvik etmiştir. İkinci Dünya savaşı sonrası, bölgede İsrail devletinin kurulmasıyla Ortadoğu’da yeni bir müttefik edinen batı emperyalizmi, Lawrance’ın stratejik mirasını devir alan tarihçi Arnold Toynbee’in (bir oğlunun adı Lawrance’dır) sosyolojik analizlerini temel almıştır. Toynbee, Anadolu’da ‘Allah ve Ali sevgisine’ dayanan, ‘anti emperyalist ve isyancı’ Yörük-Türkmen-Alevi kültürünün oluşturduğu ‘kuzey Müslümanlığı’ yerine, aşiret lideri parayla ve altınla satın alınabilen bedevi, ‘Güney Müslümanlığı’nın yayılmasının batı çıkarlarının lehine olacağını savunmuştur. Bu amaçla, İngiliz ve İsrail laboratuvarlarında geliştirdiği, başta İhvancılık ve Vahabi’lik (sonuncusu IŞİD) olmak üzere 50’ye yakın ‘tarikat virüsleri’ ile şeyhleri ve şıhlarını görevlendirmiş. FETÖ gibi satın alınabilen güney müslümanlığını Anadolu ve Asya coğrafyasında yaymaya çalışmıştır. Böylelikle, İDEOLOJİK OLARAK tam bağımsızlıkçı Atatürkçü ideolojinin karşısına, ‘Yeşil Kuşak Doktorini’ doğrultusunda ‘Siyasal İslamı’ oymuştur. SOSYOLOJİK VE KÜLTÜREL OLARAK da Anadolu’da o yıllarda örgütlü ve tek hakim kültür olan ‘isyancı ve anti-emperyalist Yörük-Türkmen-Alevi kültürü’nün karşısına, ümmetçileştirici ve kullaştırıcı ‘tarikat kültürü’nü koyarak kaleyi içeriden fetih etmeyi amaçlamıştır.
İşte bu kültürel saldırıları gören Atatürk, Anadolu’da bağımsızlıkçı ve özgürlükçü Kemalist ideolojiyi- Araplaşan Osmanlı’ya ‘her daim muhalif, isyancı ve örgütlü ’Yörük-Türkmen-Alevi’ hakim kültürünün’ temeli üzerinde ‘sosyolojik tek seçenek’ olarak ve o yıllarda ‘ulus devletler zamanının ruhuna uygun olarak’ oluşturmuştur. Bu nedenle, Arap ve Batı emperyalizmin ümmetleştirici ve kullaştırıcı KÜLTÜREL SALDIRISINA karşı, “Ne Mutlu, Türk’üm Diyene” ile ifade ederek sloganlaştırdığı andımızı koyarak, ‘kişilikli ve özgür’ yurttaş toplumunda ilkokul eğitiminden başlayarak, ideolojik ve birleştirici üst kimlik olarak pekiştirilmesi amaçlanmıştır. İşte ‘Andımız’ bu nedenle Batı Emperyalizmi ile Emevi-Arap zihniyetinin, günümüzdeki temsilcisi olan ‘siyasal islam’ ideolojisi tarafından hep hedef alınmıştır. Böylelikle Anadolu halkı, emperyalizme karşı muhalif ve isyancı kültürden ve kimlikten uzaklaştırılıp, sosyolojik ve psikolojik arka planda ‘kimliksiz ve kişiliksiz’ bırakılıp ‘tek adama’ bağımlı olarak kullaştırmak istenmektedir. Bu amaçla, İkinci Dünya Savaşı sonrası, Türkiye’nin NATO boyunduruğuna alınmasıyla, uygulamaya konulan Truman Doktorini ve Marshall yardımıyla beraber, demokrasiye geçiş çabaları fırsat bilinerek, hem Demokrat Parti ile siyaseten, hem kontrgerilla ile provakasyonel, hem de sosyolojik olarak, FETÖ gibistratejik ortaklarla birkaç koldan, laik Cumhuriyete derin çalışma ve operasyonlar yapılmıştır.
Buna karşı, çoğunluğu Köy Enstitülü Atatürkçü ve aydınlanmacı öğretmenlerin elinde yetişen ‘Tam bağımsızlıkçı ve özgürlükçü gençliğin’ yükselen toplumsal muhalefeti, 12 Mart ve 12 Eylül’de gerçekleştirilen ABD’ci askeri darbe ile kesilmeye çalışılmış ve siyasal islamın iktidara gelmesinin yollarındaki engeller kaldırılarak bugünlere gelinmiştir. Yukarıda anlatmaya çalıştığım emperyalizme, karşı ‘her cephede’ mücadele veren Atatürk Cumhuriyeti’nin, ‘mazlum milletler adına’ Anadolu ve Ortadoğu coğrafyasındaki tek yaşayan laik devlet olarak bu büyük mücadelesinin derinliğini kavrayamayan, ‘yetmez ama evetçi ahmak sol’ ile batının ’kendine Müslüman demokrasisinin havarileri’ olarak bilinçli desteklenen, ‘AngloSol’un ‘Andımıza karşı ideolojik karşıtlığı’nın yanısıra işbirlikçi ve safdil milliyetçi kesimin, Andımız’ı kaldıran siyasal islama payanda olmasının dramatik nedenlerinin analizi ise bir başka yazımızın konusu olacaktır.
Serdar Erkan
