Ünlü Rus yazar Dostoyevski'nin Sibirya'daki mahkumiyet yıllarına ait anılarını kaleme aldığı 'Ölüler Evinden Anılar' kitabında çok ilginç bir bölüm yer alır.
Dostoyevski mahkumların her gün hapishane bahçesindeki bir köpeği tekmelediğini gözlemler.
İşin ilginç yanı köpeğin kaderini kabullenmesi, mahkumlardan kaçmaması, yanına bir mahkum yaklaştığında eğilerek gelecek tekmeyi beklemesidir.
Dostoyevski bir gün köpeğe yaklaşarak onun başına okşar.
Köpek kısa bir şaşkınlıktan sonra hızla ondan uzaklaşır ve acı acı havlamaya başlar.
O günden sonra da Dostoyevski'yi her gördüğünde köpek ondan kaçar ve ona bir daha asla yaklaşmaz.
***
Aslında yazarın şahit olduğu bu olayın benzerlerine bizler de her gün şahit olmuyor muyuz?
Çevremizdeki insanların çoğu, kendilerine 'kötü' davrananlara taparken kendilerine 'iyi' davranan, 'değer' veren insanları ezmeye çalışmıyorlar mı?
Toplumumuzda 'saygı, nezaket, hoşgörü' gibi kavramlar hızla erozyona uğrarken, insanlarımız bilimsel, geleneksel, hatta dinsel kültürün öğretilerinden hızla uzaklaşarak her konuda yozlaşıyor.
Fikirleriyle tartışan, ders çıkarıp uzlaşan insanlar yerine küfür edip saldıran insanlar çoğalıyor.
Ülkede her gün çok kolay cinayet işleniyor, ocaklar sönüyor.
İşin en kötü yanı 'kötü' örnekle büyüyen, ebeveynlerini örnek alan, 'Dostoyevski'nin köpeği' örneğinde olduğu gibi sevgiye 'aç' yeni nesiller yetişmeye devam ediyor.
İnsanları tanıdıkça 'reel dünyadan kitaplar dünyasına sığınan' Cemil Meriç'in yalnızlığı bu tablo karşısında daha bir anlam kazanmıyor mu?
Hasan Ali Toptaş'ın dediği gibi 'kimileri düşer yalnızlığa, kimileri yükselir.'