İnsan kendini “ben buyum” diye anlatır ama gerçeği çoğu zaman çevresi söyler. Çünkü insan, en çok vakit geçirdiği dört arkadaşının ortalamasıdır. Bu, ne kişisel gelişim klişesi ne de tesadüftür; hayatın çıplak matematiğidir.
Sanat konuşmayan bir masada estetik gelişmez. Edebiyatın uğramadığı sohbetler sığ kalır. Felsefenin girmediği odalarda düşünce değil, ezber dolaşır. İnsanlığın eksik olduğu yerde ise bilgi de akıl da bir işe yaramaz. Dört arkadaşın bunlardan yoksunsa, sen de zamanla eksilirsin.
Toplum tam da böyle şekillenir. Okumayan okutmayanla, sorgulamayan sorgulatmayanla, duymayan duyarsızla çoğalır. Sonra da “neden bu haldeyiz?” diye sorarız. Oysa cevap basittir: Yanlış masalarda, doğru cümleler kurmaya çalışıyoruz.
İnsan, çevresini seçtiğini sanır; aslında karakterini seçer. Kimlerle güldüğün, neye sustuğun, neye öfkelendiğin… Hepsi yanındaki dört kişinin aynasıdır. Sanatla, edebiyatla, felsefeyle ve insanlıkla dost olanlar çoğaldığında toplum değişir. Aksi halde değişen sadece takvim olur.
Kısacası mesele kim olduğun değil; kimlerle olduğundur. Çünkü sonunda herkes, arkadaşlarının ortalaması kadar insandır.
Benden bu hafta bu kadar hoşçakalın.