Rusya'nın güçlenerek ticaret yolları üzerinde söz sahibi olmak istemeye başlaması, Kafkasya ve Kafkas halkları için bir felaket anlamına gelir. 1556'da Rus Çarı IV.(Korkunç) İvan ile başlayan ve yaklaşık 300 yıl süren ve her iki taraf için de büyük kayıplar anlamına gelen savaş, dini lider Şeyh Şamil'in esir edilmesinden sonra 21 Mayıs 1864 tarihinde Rusların kesin zaferi ve Çerkes direnişinin kırılmasıyla son bulur.
Savaş ve sonrasında, Rusların doğrudan öldürdüğü Çerkes sayısının 500 binden fazla olduğu tahmin edilmektedir. Kalanlar için ise zorunlu göç tek seçenek halinde dayatılır. Göçmenlerin mal varlıklarını ve özellikle de at sürülerini götürememeleri için sadece deniz yolu ile göçe izin verilir, kara yolu yasaklanır. Birçok Adıge atlarını Ruslara bırakmaktansa vurmayı tercih etmişlerdir.
***
Osmanlı İmparatorluğu'na göç etmek zorunda kalan Çerkeslerin sayısı kesin olarak bilinmemekle birlikte bu sayının 1,5 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Sürgüne katılan nüfusun en az dörtte birinin yolculuk, kamp yaşamı ve yeni yerleşim yeri sırasında öldüğü kabul edilmektedir. Adıge sürgünü sırasındaki Rus politikası, Çerkes nüfusu bir an önce Rusya sınırları dışına göndermek ve onlardan ebedi kurtulmak biçiminde uygulanmıştır. Karadeniz kıyısına yığılan sivil nüfus, Rus askerlerinin süngü ve dipçik darbeleriyle zorlanarak, oturmaya bile yer kalmayacak biçimde ve yığınlar halinde gemilere, teknelere doldurulmuştur. Bu teknelerin çoğu Osmanlı limanlarına ulaşamadan Karadeniz'in azgın dalgalarına teslim olmuştur.
Gürcü tarihçi Simon Canaşia, Şapsığların bölgesi Cubga’da 91 yaşında bir ihtiyarla karşılaşır. “Neler oldu buralarda 1864’ün Mayıs’ında?” diye sorar. İhtiyar hem ağlar hem de anlatır:
“Deniz kıyısında yedi yıl boyunca atılmış insan kemikleri vardı. Kargalar erkek sakallarından ve kadın saçlarından yuvalarını kurarlardı. Deniz yedi yıl boyunca karpuz gibi insan kafataslarını fırlatıp atardı kıyıya... Benim orada gördüklerimi düşmanımın bile görmesini istemem...”
***
Büyük sürgünün boyutlarını gösteren gelenekleşmiş bir olay vardır: Karadeniz sahil bölgelerinde kimi Çerkes aileler bu gün bile deniz ürünleri tüketmezler, bu durumun sebebi olarak ise deniz yolu ile sürülen akrabalarının henüz gemideyken ölümleri ve cansız bedenlerinin Karadeniz'e bırakılmaları olduğunu dile getirirler. Bu yüzden Karadeniz, en çok bize 'kara'dır.
Osmanlı topraklarında kurulan göçmen kampları da, açlık ve salgın hastalıklar nedeniyle, kısa sürede ölüm kamplarına dönüşmüştür.
Kafkas sürgünleri, Osmanlı Devleti’nin böylesine ani ve kitlesel göçlere hazırlıklı bulunmaması nedeniyle, çıkış limanlarında, yollarda ve ilk yerleşim yerlerinde fiziki uyumsuzluk, salgın hastalıklar, özellikle sıtma v.b. nedenlerle 500 bin civarında kayıp verdiler. Doktor Şerafettin Mağmumi’nin 1910 yılında yazdığına göre, Kafkasların yayla havasından gelmiş 74 bin insanın, sıcaklığıyla meşhur Çukurova’ya yerleştirilmesi sonucu bir-iki yılda sayıları 4 binlere düştü.
Kıbrıs'a gönderilen 2600 kişiden bir yıl sonra hayatta kalanların sayısı sadece 218’di.
Osmanlı yönetimi, Çerkeslerin toplu bir etnik güç olmasını istemediği için göçmenleri Balkanlar'a, Güney ve Doğu Marmara'ya, Ege'ye, İç ve Doğu Anadolu'ya, Suriye, Lübnan, Ürdün ve Mısır'a dağıtmış, Çerkeslere toprak ve hayvan vermiş, parasal yardımda bulunmuştur. Bu yeni toprakları vatanları gibi benimseyen Çerkesler, I.Dünya ve Kurtuluş Savaşı'nda Türk orduları içinde etkin bir şekilde yer alırlar.
***
SSCB'nin dağılmasından sonra, Kafkasya ile temaslar artınca sürgündeki Çerkeslerden anavatanlarına gidip iş kurmaya ve yerleşmeye niyetlenenler oldu.
Ancak önce Abhaz-Gürcü savaşı, sonra da Rus- Çeçen savaşı ile anavatana dönüş hayal kırıklığına dönüştü.
Vatan, Türkiyeli Çerkes'e Türkiye'dir, Ürdünlü Çerkes'e Ürdün'dür, Kıbrıslı Çerkes'e Kıbrıs'tır. Ekmeğini yiyip suyunu içtiği, eğitimini aldığı, hayatını kazandığı bu ülkelerin Çerkeslerin tarihi toprağı olmadığı ve olamayacağı da bir gerçektir.
Ne var ki vatanını bir kez yitirmeyegör!
Bugün nereden gelirse gelsin, emperyalizmin Kafkasya, Balkanlar, Ortadoğu gibi stratejik öneme sahip topraklardaki kanlı oyunlarına karşı her zamankinden daha fazla dirençli olmamız gerekiyor. Ama adı geçen topraklarda akan oluk oluk kan gösteriyor ki çıkarmamız gereken derslerden ne yazık ki çok uzağız.
Murat Şen